CUMHURİYET RALLİSİ
FOTOĞRAFLAR VE ANILAR
Sn. Cengiz Tütüncü'nün kaleminden:
Anıl Çivi’nin deyimiyle: “İlk ciddi seyrine çıkan hevesli denizci”nin Cumhuriyet Ralli’si izlenimleri
Ralli ismini ilk duyduğumda, “Benim yarışla ne ilgim olabilir. Daha o kadar tecrübe sahibi değilim ki” diye düşünmüştüm.
Sonradan öğrendim ki bu ralli onlardan değilmiş. Birkaç tekne aynı anda yola çıkıp, aynı rotayı takip ediyormuş, hatta bunun bir adı
da “flotilla” seyri imiş... Gerçi bunu pek de uygulayamadık, yani birlikte seyir yapamadık ama en azından akşamları aynı koyda
buluşabildik.
Marinadan ayrıldığımız ilk yarım saatte teknedeki derinlik, hız ve rüzgar hızı göstergelerinin çalışmadığını görmek şaşırtıcıydı
benim için. Ne de olsa denize açılıyorduk ve her şeyin sağlam olması, yerine göre hayati önem taşıyabilirdi. (Daha sonraları telsizimizin
de doğru düzgün çalışmadığını fark edecektik.) Geri dönüp gerekli onarımları yaptırmak diğer teknelerle aramızın açılmasına neden
olmuştu. Gideceğimiz yerin uzaklığını ve yolun alacağı zamanı bilmediğim için hava kararırken hala seyir halinde buldum kendimi. Daha
önceki gece seyri tecrübem sadece otomobille olduğu için hava karardığında far benzeri bir şeyler yakmayı bekledim. Ama sadece
seyir fenerlerini yaktık ve karanlıkta, karanlığın içine doğru yol almaya başladık. Çünkü seyir fenerleri görmek için değil görülmek
içindi. Önümüzü göremediğimizden o sırada suda yüzen herhangi bir şeye çarpmak işten bile değildi. Sonraki 3 günde de gördüm ki
gece seyri böyle bir şeydi. Yani “Allah’a emanet.” Asıl sorun ise bir koya girip demirlemekti. Daha doğrusu koyun girişini bulabilmek.
GPS’e girdiğimiz koordinatlara güvenip pusulanın gösterdiği yöne gitmekte ısrar etseydik, Serçe Koyu’na değil yarım mil doğusundaki
kayalığa girecektik. Sonradan anladık ki “way point” denilen o koordinatları girerken koyun içini değil girişinin biraz açığını nişanlamak
gerekiyordu. Ayrıca teknede bir de projektör olsa hiç fena olmayacaktı doğrusu... O karanlıkta GPS’te bir sorun çıktığını, hele hele
denize düştüğümü düşünmek bile istemiyorum. Gece seyirlerini ışıklı (yada reflektörlü) ve düdüklü bir can yeleği giymiş olarak
yapmanın daha güvenli olduğunu not ettim bir kenara.... Bu arada her teknede bir kişiye “skipper” deniyordu ve “skipper” denen bu
kişi otomatikman teknedeki herkesi fırçalama yetkisine sahip oluyordu. Bu yetkiyi kullanıp kullanmamak “skipper”ların kendi
inisiyatiflerindeydi. Diğer teknedekileri bilmiyorum ama bizimkisi yetkisini sonuna kadar kullanıyordu doğrusu... Halbuki Ankara’da
çok da fazla renk vermemişti ama artık denizin havasından mıydı, suyundan mıydı...
Serçe Koyu’nda bütün teknelerin aborda olacaklarını tahmin ediyordum, “flotilla” seyrinde olmamızdan dolayı. Ama her tekne ayrı
ayrı demir atmıştı ve hiç birinden ses seda gelmiyordu. İlk akşam yemeğimizi ortaklaşa hazırladık ve mum ışığıyla aydınlatmaya
çalıştığımız havuzlukta yedikten sonra kamaralarımıza çekildik. Gecenin bir vakti uyandığımda, karanlıkta tavanı göremiyor olmama
rağmen kendimi mezarda gibi hissetmem sonraki günlerde de kamarada yatmamı engelledi. Kamara arkadaşımın getirdiği uyku tulumu
havuzlukta üşümeden uyuyabilmemi sağlamıştı. Uzun zamandır gök yüzünde bu kadar çok yıldız görmemiştim. Bu seyri yazın yapmış
olsaydık herhalde kamarada yatmayı hiç düşünmezdim bile... Bu arada Turgut Kaptan’ın “yüksek tavanlı kamarası olan tekne
istiyorsan Amerikan malı olanlara bak” önerisini bir kenara not ettiysem de, benim gözüm marinadaki katamaranlara ilişmişti...
(www.catamaranvega.com, www.ekoltravel.com adreslerine bir göz atın. Türkiye’de katamaran kiraya vermek çok yaygın değil ve
bunlar nadir örneklerden.)
Sabah yola en son çıkan tekne bizdik. Bileklerime taktığım akapunktur yöntemiyle bulantıyı engelleyeceği iddia edilen bilezikler işe
yaramıyordu ve öğleden sonra midemin bir kısmını boşaltmak zorunda kaldım, tabii ki tekneden dışarıya... Bozburun’da su ikmali
yaparken tekneyi de yıkamayı düşünmüştük. Bu sırada kıyıya bıraktığımız masamızı unuttuğumuzu limandan ayrılır ayrılmaz fark ettik
ve geri döndük. Liman içindeki birkaç guletin demir zincirine salma taktıktan sonra masamızla birlikte Bozburun’dan ayrıldık.
Arkamızdan liman karıştı mı? Demirini yerinden oynattığımız guletler birbirine girdi mi? Bilemiyoruz. Aklımızda kalan kıyıya yanaşıp
masayı alırken kıyıda ve diğer yatlardakilerin bize tebessüm ederek bakmalarıydı ki işte o sırada derdimiz bir an önce bu
tebessümlerden kaçmaktı...
Gene hava kararmış, rüzgar artmıştı ve hiç kimse can yeleği giymeyi düşünmüyordu. Demek ki gerek yok diye ben de giymedim. O
gece Ağıl Koyu’a girecektik ve bir gece öncesine göre çok kolay bulmuştuk girişi. Ne mübarek bir aletti bu cii-pii-es... Sonradan
öğrendim ki diğer teknelerin birinde “Chart Plotter” denilen çok daha mübarek bir cihaz vardı, teknenin harita üzerindeki yerini falan
gösteriyordu. Süper...
Karadan yolu olmayan bir koyda bulunmak farklı bir duyguydu. Özellikle kıyıdaki restoranın jeneratörü kapandıktan sonra...
Teknede havuzluğu aydınlatmak için bir düzenek yoktu ve bir sonraki seyre bumbaya asılabilecek bir ışıldak getirilmesi gereği bir
kenara not edildi. Aydınlatma amacıyla yakılan mumlar, bardak içinde olmalarına rağmen rüzgar arttığında sönüyordu ve yansalar da
çok fazla ışık vermiyorlardı.
Sabah gene bizdik koydan en son ayrılan ve ben Antiem denilen bulantı ilacını almaya ikna olmuştum artık. Bencik denilen
güzel bir yere gittiğimizi söylüyordu teknedeki “tecrübeli”ler. Ama rüzgar çok azdı ve 180 derecelik tramolalarla bir yerlere varmak
imkansızdı. Motor seyriyle sonuncu olarak ulaştığımız Bencik’te gruptaki diğer Gib Sea 364’ün demir atmış olduğunu gördük.
Onların da derinlik göstergesi çalışmıyordu ve geri dönüp onartmamışlardı. Derinliği bilmeden seyir yapmakla risk aldıklarını, bizim ise
geri dönmekle isabetli davrandığımızı düşündük bir an. Bir balıkçı teknesinden balık satın alırlarken biz demir atmış ve yemek
pişirmeye başlamıştık. Bencik gerçekten çok güzel bir koydu, yüzmeye de çok elverişli ama balık tutmaya değil... Akülerimizin şarj
etmediğini bildirdiğimizde Commodore Yatçılık görevlilerin bizim denizden 3 günde vardığımız yere 1 saatten daha erken gelebilmesi,
coğrafya derslerinde anlatılan Ege Kıyıları’nın nasılda girintili çıkıntılı olduğunun bir kanıtıydı sanki. Onarım sonrasında koydan çıkan
son tekne gene bizdik doğal olarak ve hiç mide bulantısı çekmiyordum artık... Fakat ilk 2 gün bulantı nedeniyle kestirdiğim 1 saatlik
gündüz uykusunu bu kez de ilacın yan etkisinden dolayı kestirmeye başlamıştım. Benim için seyir sırasında kamaraya girmekse, orta
parmağımı dilimin gerisine bastırmakla eş anlamlıydı ilaca rağmen, hele de motor basıyorsak....
Kolayca tahmin edileceği üzere Bozukkale’ye hava karardıktan sonra ve tabii ki sonuncu olarak varmıştık. Sabah kalktığımda
iskelenin birkaç ayağının kopmuş olduğunu fark ettim ve gece üzerinde yürürken neden öyle sallandığını anladım. Fotoğraf sevdası
yüzünden tepeden yuvarlanma tehlikesi geçirmiş olmam bana teknede giydiğim ayakkabıların tırmanmak için pek de uygun olmadığını
öğretti, bir kenara not ettim. Bozukkale’den koya bakıldığında güneşin arkanızdan yükselerek koyu yavaş yavaş aydınlatması, koyun
karşı kıyılarının, denizin ve teknelerin renk değiştirmelerini izlemek çok keyifliydi.
Kahvaltı sonrası Bozukkale’den yine en son biz ayrıldık. Artık grubun sorunlu çocuğu olduğumuzu düşünüyorduk. Herkes daha erken
hareket ediyordu bizden ve biz arkadan yetişmek zorunda kalıyorduk. Öğle vakti, Rumba’yla aynı anda vardığımız Çiftlik Koyu’na
önce biz girip yanaşmak istedik, kabul ettiler. Arkamızdan Rumba yani diğer Gib Sea 364 iskeleye yanaştı. Gezinin başından beri ilk
kez bir yerlere sonuncu gelmemiştik. Çok da bir farkı yokmuş diye düşündük. Bu koyun karadan yolu vardı fakat karadan buraya
gelmeyi hiç düşünmezdim doğrusu... Denizden gelmek ise güzeldi. Koya, girişindeki adayı sancaktan bordalayarak girip, gene
sancaktan bordalayarak çıkmıştık. Bu küçük adada yerleşim vardı ve adanın genel görüntüsüyle şaşırtıcı derecede uyumluydu.
Öğleden sonra Marmaris’e dönüş yolunda artan dalga ve rüzgar yelkenleri küçültüp, motoru çalıştırmamızı gerektirmişti. Hem yelken
hem motorla seyir yapılabileceğini hiç düşünmemiştim daha önce ama oluyormuş demek ki... Marmaris Limanı’na girdiğimizde hava
kararıyordu ve biz teknede kalan son kumanyamızı tüketme çabasındaydık. Başlangıçta bir sorun yoktu viskiyi de son bir gayretle
bitirdik ve herkeste bir neşe başladı. Aynı otomobille yanaşıp benzin aldığınız benzincilere benzeyen ve yakıt iskelesi denilen bir yere o
sarhoş halimizle güç bela yanaşıp yakıt ikmalimizi yaptık. Görevliden bizim gruptaki diğer teknelerin marinaya vardığını öğrendik ve ne
kadar yakıt aldıklarını sorduk. Bir tanesi dışında tüm tekneler birbirine yakın miktarda mazot almıştı. Çok az mazot almış olan Lipsoz
sürekli yelkenle seyir yapmış gibi görünüyordu....
Yakıt iskelesinden çıkıp ayrıldığımız iskeleye bağlandık ve seyrimiz sona erdi.
Bu yazıyı okuyan eşim “Ne çok sıkıntı çekmişsiniz” dedi. Ama ben yeni bir seyir olsa da gidebilsem diye bakıyorum. Sıkıntı
gibi görünen bu anlattıklarımın tümünü yaşamak çok zevkliydi. Doğayla uyumlu olmak güzel, koca bir teknenin rüzgarla hareket
edebilmesi ve bir anlamda rüzgarın bir parçası olabilmek çok güzel. Uyurken teknenin beşik gibi sallanması, gecenin karanlığında,
sessizliğin içinde kafa dinlemek, teknedeki ekip çalışması çok güzel. Yerine göre bir bardak çaydan, denizin üzerinde yapılan bir
kahvaltıdan vs evde alabileceğiniz tadın çok daha fazlasını alıyorsunuz kesinlikle. Denizde ufkunuzun açık olması istediğiniz yere
gidebilme özgürlüğünü hissetmek güzel. Rotanızı çiziyorsunuz ve belli kurallar dahilinde istediğiniz yere gidiyorsunuz. Her koy sizin, her
ada sizin ve tutabilirseniz her balık sizin... Otomobildeki gibi yollara bağımlı değilsiniz. Karadan denizi seyretmeye alışkın olanlar için
denizden karayı seyretmek güzel bir değişiklik. Ne yazık ki hem marinada gördüklerimiz hem de denizde yatla dolaşan insanların
neredeyse tamamı yabancıydı. 5 yıldızlı otel, 1.sınıf tatil köyü alışkanlığı ülkemizde giderek yayılıyor. Sahip olduğumuz güzel koyların
tadını bu ülkenin insanlarının çıkaramaması belki de farkında bile olmaması çok yazık. Eğer boş oturarak dinlenmeyi sevmiyorsanız,
hele içinizde biraz çevrecilik varsa bu tam size göre bir hobi/spor. En iyi yanı da yaş sınırlaması yok. Uzun yıllar devam
ettirebileceğiniz bir hobi. Ankara’nın denize olan uzaklığı herkesin sıkıntısı ama bu konuyla ilgilenenler arttıkça bu uzaklığı aşmanın da
yolları ortaya çıkabilir. (Bu yaz İzmir’de Türkiye’nin en iyi dalgıçlarının Ankara’da olduğunu duymuştum.) İnternette bir kaç yerde
rastladım yurt dışındaki yelken kulüpleri göllerde de yelken yapıyorlar ve hiç de şikayetçi değiller. Hatta denize kıyısı olmayan ülkelere
yelken kulüpleri var. Ankara’da da neden yapılmasın? İstanbul’dan Ayvalık’a deniz uçağı seferleri var. Denizle ilgilenenlerin sayısı
arttığında aynı şey Ankara’da da neden olmasın?
Herkese hiç değilse bir tatilini bu şekilde geçirip, gerçekten çok farklı olan bu tatil şeklini yaşamasını tavsiye ediyorum. Dikkat
edin tatil şekli, yaşam şekline dönüşebilir...
Geziden çıkardığım sonuçlar:
- Mümkün olan her seyre katıl!
- Gece seyri sakat bir şey.
- Hava çok rüzgarlıysa ve/veya gece seyri yapıyorsan can yeleği giy!
- Bir dahaki seyir için daha az yol daha çok eğlence önerisinde bulun. Böyle bir gezide bir yerlere yetişmeye çalışmak hoş değil...
- Katamaranın denenmesi gerektiği yönünde ikna çalışmaları yap!
- Almayı düşündüğümüz tekne denizde pek işe yaramayacak gibi görünüyor. Denizde hiç değilse 8 metre ve üzeri bir tekne lazım,
ona göre para biriktirmeye başla!
- Yatçılara biraz daha saygı duy! Göründüğü kadar kebap bir iş değilmiş.
- 3 yaşındaki oğlumu da alarak bu işi nasıl yapabiliriz? Araştır!
- Doğru düzgün bir olta edin, 4 gün boyunca hiç balık tutamadın.
- Usturmaça fırlatılabilen bir şey değil...
Cengiz Tütüncü, 9 Kasım 2002
yelkenli.com
Ana Sayfa
Cumhuriyet Rallisi